1. Anasayfa
  2. Anayasa Mahkemesi Kararları
  3. İDARİ DAVA YARGILAMASININ UZUN SÜRESİ – MAKUL SÜREDE YARGILANMA HAKKININ İHLALİ – MANEVİ TAZMİNAT

İDARİ DAVA YARGILAMASININ UZUN SÜRESİ – MAKUL SÜREDE YARGILANMA HAKKININ İHLALİ – MANEVİ TAZMİNAT

Yazdırılabilir versiyonu indir
Özet: Başvurucunun tutumunun yargılamanın uzamasına özellikle bir etkisi olduğunun tespit edilmediği, başvuruya konu uyuşmazlığın idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminine yönelik olduğu, 2577 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümlerine tabi bir yargılama sürecine ilişkin somut başvuru açısından farklı bir karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı ve sonuç olarak 19 yıl 10 ayı bulan yargılamada makul olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır. Başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğinden başvurucuya 28.000 TL manevi tazminat ödenmesine ve tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine karar verilmiştir.

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

ALİGÜL YÜKSEL BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2013/9507)

Karar Tarihi: 20/1/2016

R.G. Tarih ve Sayı: 28/3/2017-30021

Başkan: Burhan ÜSTÜN
Üyeler:
Serruh KALELİ
Hicabi DURSUN
Erdal TERCAN
Hasan Tahsin GÖKCAN
Raportör: Bahadır YALÇINÖZ
Başvurucu: Aligül YÜKSEL
Vekili: Av. Faruk Nafiz ERTEKİN

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru 15/3/1995 tarihinde meydana gelen olaylar sırasında başvurucunun annesinin ölmesi nedeniyle uğradığını ileri sürdüğü maddi ve manevi zararların tazmini istemiyle açtığı davada Anayasa’nın 2., 36. ve 125. maddelerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 18/12/2013 tarihinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 23/1/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

4. Bölüm tarafından 18/02/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlığın 15/4/2014 tarihli görüş yazısı 29/4/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru dilekçesi ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir:

7. İstanbul ili Gaziosmanpaşa ilçesi Gazi Mahallesi’nde 12/3/1995 tarihinde meydana gelen olayda çok sayıda insan ölmüş ve yaralanmıştır.

8. Bu olayı protesto etmek amacıyla başvurucunun annesinin de içinde bulunduğu topluluk 15/3/1995 tarihinde Pir Sultan Abdal Derneği önünde toplanmış, bu sırada meydana gelen olaylar neticesinde başvurucunun annesi dâhil beş kişi hayatını kaybetmiştir.

9. Annesinin ölümü nedeniyle uğradığı maddi ve manevi zararların tazmini istemiyle başvurucu tarafından 12/3/1996 tarihinde İçişleri Bakanlığına başvuru yapılmış ancak Bakanlık başvuruya cevap vermemiştir.

10. Başvurucu 10/7/1996 tarihinde İstanbul 5. İdare Mahkemesinde maddi ve manevi zararının tazmini istemiyle dava açmıştır.

11. İstanbul 5. İdare Mahkemesi 25/05/1999 tarihli ve E.1996/824, K.1999/651 sayılı kararıyla zararın sosyal risk ilkesi uyarınca tazmininin gerektiği ancak maddi tazminatın hesaplanabilmesi için ihtiyaç duyulan bilirkişi avansı ile ölenin çalıştığı işi ve gelirini gösteren belgeler sunulmadığından başvurucunun maddi tazminat isteminden vazgeçtiği sonucuna ulaştığından maddi tazminat isteminin reddine, manevi tazminat isteminin ise kabulüne karar vermiş; bu karar Danıştay Onuncu Dairesinin 11/12/2002 tarihli ve E.2000/754, K.2001/4706 sayılı kararıyla uğranılan zararın münferit olaydan kaynaklandığı ve niteliği itibarıyla sosyal risk ilkesine göre tazmininin gerekmediği, bu nedenle tazmini istenen zararın meydana gelmesinde davalı idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığı araştırılmaksızın verilen kararda hukuki isabet bulunmadığı gerekçesiyle bozulmuş; İdare Mahkemesinin 21/10/2002 tarihli ve E.2002/778, K.2002/1167 sayılı kararıyla bozma kararına uyularak davalı idarenin örgütlenme ve genel güvenlik hizmetlerinin olay öncesi, olay sırasında ve de olay sonrasında hiçbir şekilde kusurlu işletilmediği, bu nedenle tazmini istenen zararın meydana gelmesinde davalı idarenin hizmet kusurunun bulunmadığı, olayda maddi ve manevi tazminat sorumluluğu için gereken koşulların oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

12. Bu kararın temyiz incelemesi sonucunda Danıştay Onuncu Dairesinin 14/4/2006 tarihli ve E.2003/2554, K.2006/2426 sayılı kararıyla başvurucunun annesinin izinsiz gösteri yürüyüşünde çatışmayı tahrik ettiğinin veya çatışmaya katıldığının belirlenmesi hâlinde idarenin tazmin sorumluluğuna gidilemeyeceği, dava konusu olayda ise başvurucunun annesinin izinsiz gösteri yürüyüşü içinde yer almakla birlikte 15/3/1995 tarihinde meydana gelen olaylara katkısının olduğu ve emniyet güçlerine aktif biçimde mukavemet ettiği konusunda dava dosyasında somut bilgi ve belge bulunmadığı, salt izinsiz gösteri yürüyüşüne katılmasının ise silahtan çıkan mermiyle vurularak öldürülmesi olayındaki idarenin hukuki sorumluluğunu ortadan kaldıran bir sebep olarak nitelendirilemeyeceği, hâl böyle olunca ölüm olayında başvurucunun annesinin kusurunun bulunmadığını kabul etmek gerektiği, annesinin ölümü nedeniyle başvurucunun uğradığı maddi ve manevi zararların sosyal risk ilkesi uyarınca tazmin edilmesi gerekirken tazmini istenilen zararın meydana gelmesinde davalı idarenin hizmet kusuru bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen kararda hukuki isabet görülmediği gerekçesiyle bozulmuş ise de İdare Mahkemesi 26/5/2009 tarihli ve E:2008/782, K:2009/878 sayılı kararıyla bozma kararına uymayarak zararın meydana gelmesinde davalı idarenin hizmet kusuru bulunmadığından bahisle davanın reddi yolundaki ilk kararında ısrar etmiştir. Karar gerekçesi şöyledir:

“.davalı idarenin örgütlenme ve genel güvenlik hizmetlerinin olay öncesi, olay sırasında ve de olay sonrasında hiçbir şekilde kusurlu işletilmediğinden tazmini istenilen zararın meydana gelmesinde davalı idarenin hizmet kusuru bulunmadığından olayda maddi ve manevi tazminat sorumluluğu için gereken koşulların oluşmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.”

13. Bu kararın temyiz edilmesi üzerine Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (İDDK) 27/5/2013 tarihli ve E.2009/3035, K.2013/2056 sayılı kararıyla Mahkeme kararını gerekçe değiştirerek onamıştır. Karar gerekçesi şöyledir:

“.

Bakılmakta olan davaya ilişkin yargılama devam ederken, aralarında davacı Ali Gül Yüksel’inde bulunduğu bir kısım kişiler tarafından, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesine, akrabalarının İstanbul’da gerçekleşen gösterilerde polisin gereğinden fazla güç kullanması sebebiyle öldürüldüğü, olaylara yönelik yerel soruşturmanın yetersizliği ve etkili olmaması bağlamında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2., 6., 14. ve 17. maddesinin ihlal edildiği gerekçe gösterilerek yapılan başvuru üzerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin İkinci Dairesinin 26/07/2005 tarihli kararı ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğinden bahisle Ali Gül Yüksel’in de bulunduğu başvuru sahiplerinin her birine manevi tazminat olarak 30.000’er Euro (Otuz Bin Euro) ödenmesine karar verilmiştir.

Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin İkinci Dairesi’nin 26/07/2005 tarihli kararı incelendiğinde, aralarında Ali Gül Yüksel’in de bulunduğu başvuranların akrabalarının ölümleri nedeniyle herhangi bir maddi zarara uğradıklarını kanıtlayamadıkları, dosyada, ölen kişilerin ailelerine maddi yardımda bulunup bulunmadıklarına dair bir bilginin de yer almadığı, sonuç olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu dava şartlarında başvuranlara maddi tazminat olarak bir ödeme yapmayı uygun bulmadığının belirtildiği anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlık konusu olayda, davacının annesinin dava konusu olaya katkısı ve olaylar sırasında; aktif biçimde emniyet güçlerine mukavemet ettiği konusunda bilgi ve belge bulunmamaktadır.

Bu itibarla, davacının annesinin ölümü nedeniyle davacının uğradığı zararın “sosyal risk” ilkesi uyarınca tazmini gerektiği sonucuna varılmıştır.

Ancak yukarıda anılan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İkinci Dairesi’nin 26/07/2005 tarihli kararıyla davacıya uyuşmazlık konusu olay nedeniyle 30.000 Euro (otuzbin Euro) manevi tazminat ödenmesine karar verildiğinden bu davada ayrıca aynı olay nedeniyle manevi tazminat ödenmesine olanak bulunmamaktadır.

Davacının maddi tazminat istemine gelince: İstanbul 5. İdare Mahkemesi’nin 26/02/2009 günlü ara kararı ile davacı vekilinden, 3. kez, davacının miras bırakanı İsmihan Yüksel’in bir işte çalışıp çalışmadığının sorulduğu, çalışmış ise ücret veya maaş tutarını gösterir bilgi ve belgeler istenildiği; Davacı vekili tarafından ara kararına verilen cevapta, davacı Ali Gül Yüksel ve annesi İsmihan Yüksel’in 15/03/1995 tarihinde ve öncesinde bir işte çalışmadıklarının, bu nedenle herhangi bir gelirlerinin bulunmadığının belirtildiği anlaşılmaktadır.

Yukarıda da belirtildiği üzere davacının maddi tazminat talebi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İkinci Dairesi’nin 26/07/2005 tarihli kararıyla da maddi zarara uğranıldığını kanıtlayamadığından bahisle reddedilmiştir.

Dolayısıyla ortada tazmini gereken bir maddi zararın bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Bu itibarla davanın reddi yolundaki temyize konu İdare Mahkemesi kararında sonucu itibarıyla isabetsizlik görülmemiştir.”

14. Karar, başvurucuya 18/11/2013 tarihinde tebliğ edilmiş ve karara karşı 2/12/2013 tarihinde karar düzeltme başvurusu yapılmıştır.

15. Başvurucu 18/12/2013 tarihinde bireysel başvuru yapmıştır.

B. İlgili Hukuk

16. Anayasa’nın 125. maddesinin son fıkrası şöyledir:

“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”

17. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun uyuşmazlığın devamı sırasında yürürlükte bulunan hâliyle 49. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Temyiz incelemesi sonunda Danıştay:

a) Görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması,

b) Hukuka aykırı karar verilmesi,

c) Usul hükümlerine uyulmamış olunması,

Sebeplerinden dolayı incelenen kararı bozar.”

18. 2577 sayılı mülga Kanun’un 54. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Danıştay dava daireleri ve İdari veya Vergi Dava Daireleri Kurullarının temyiz üzerine verdikleri kararlar ile bölge idare mahkemelerinin itiraz üzerine verdikleri kararlar hakkında, bir defaya mahsus olmak üzere kararın tebliğ tarihini izleyen onbeş gün içinde taraflarca;

a) Kararın esasına etkisi olan iddia ve itirazların, kararda karşılanmamış olması,

b) Bir kararda birbirine aykırı hükümler bulunması,

c) Kararın usul ve kanuna aykırı bulunması,

d) (Değişik: 5/4/1990 – 3622/23 md.) Hükmün esasını etkileyen belgelerde hile ve sahtekarlığın ortaya çıkmış olması,

Hallerinde kararın düzeltilmesi istenebilir.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

19. Mahkemenin 20/1/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun 18/12/2013 tarihli ve 2013/9507 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

20. Başvurucu; annesinin çalışmadığı gerekçesiyle maddi tazminata hükmedilmediğini, gelirin tespit edilememesi durumunda dahi asgari ücretten maddi tazminata hükmedilmesi gerektiğini, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) verdiği manevi tazminat ile yerel Mahkemede talep edilen manevi tazminatın konusunun, gerekçesinin ve niteliğinin farklı olduğunu belirterek “tazminat hakkının”; İlk Derece Mahkemesinin yeterli inceleme yapmadığını, AİHM kararının tartışılmadığını, Danıştay İDDK’nın ise tazminat hakkının olduğunu belirtmesine karşın tazminata hükmetmediğini, temyiz itirazlarının dışında bir gerekçeyle İlk Derece Mahkemesi kararını onadığını belirterek “adil yargılanma hakkının”; Danıştay İDDK’nın tazminat hakkını kabul etmesine karşın neden tazminat ödenmemesi gerektiğine dair yeterli gerekçe sunmadığını belirterek “gerekçeli karar hakkının”; 10/7/1996 tarihinde açılan tazminat davasının hâlen sonuçlandırılamadığını belirterek “makul sürede yargılanma hakkının” ve yargılamanın uzunluğu nedeniyle başvurulabilecek bir yol olmaması nedeniyle “etkili bir hukuk yoluna başvuru hakkının” ihlal edildiğini ileri sürmüş; 30.000 TL maddi ve 40.000 TL manevi tazminat ile yargılama aşamasında yaptığı masrafların tazminine karar verilmesi talebinde bulunmuştur.

B. Değerlendirme

21. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucu, yargılamanın sonucu itibarıyla adil olmadığından, gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğinden ve davanın makul sürede sonuçlandırılmadığından şikâyet etmektedir. Bu nedenle başvurunun iki başlık altında değerlendirilmesi gerekmiştir.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

a. Yargılamanın Sonucu İtibarıyla Adil Olmadığı ve Gerekçeli Karar Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddialar

22. Başvurucu; ölüm olayı nedeniyle maddi tazminata hükmedilmesi gerektiğini, AİHM kararında verilen manevi tazminat ile İdare Mahkemesinden istenen manevi tazminatın birbirinden farklı olduğunu, İDDK kararında yeterli gerekçenin bulunmadığını, temyiz dilekçesinde yapılan itirazların dışında bir gerekçeyle İlk Derece Mahkemesi kararını onadığını ileri sürmüştür.

23. Bakanlık görüş yazısında, AİHM içtihatlarına göre bir temyiz mahkemesinin yargılamayı yapan mahkemenin ya da alt dereceli bir temyiz mahkemesinin kararıyla aynı fikirde olması ve bunu, o gerekçeyi kararında kullanmasının ya da basit bir atıfla kararına yansıtmasının yeterli olduğu; önemli olanın, temyiz mahkemesinin temyiz dilekçesinde belirtilen tüm talepleri incelediğini, ilk derece mahkemesinin bu temyiz gerekçelerini inceleyerek onadığını ya da bozduğunu göstermesi olduğu, temyiz mahkemesinden ayrıca detaylı bir gerekçe yazmasının beklenemeyeceği, Danıştay İDDK tarafından verilen ve başvurucunun yakınmasına konu olan kararda da iddia ve savunmaların irdelendiği, başvurucunun maddi ve manevi tazminat istemini reddeden ilk derece mahkemesi kararının neden yerinde olduğunun gerekçeleriyle açıklandığı belirtilerek bu durumun dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir.

24. Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

“… Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır.”

25. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.”

26. Anılan Anayasa ve Kanun hükümlerine göre bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması gerekir. Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının anayasal ödevi olup bu ödevin ihmal edilmesi nedeniyle ortaya çıkan hak ihlallerinin düzeltilmesi idari ve yargısal makamların görevidir. Bu nedenle temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının öncelikle derece mahkemeleri önünde ileri sürülmesi, bu makamlar tarafından değerlendirilmesi ve bir çözüme kavuşturulması esastır (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No: 2012/403, 26/3/2013, § 16).

27. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, iddia edilen hak ihlallerinin derece mahkemelerince düzeltilmemesi hâlinde başvurulabilecek ikincil nitelikte bir kanun yoludur. Bireysel başvuru yolunun ikincil niteliği gereği Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için öncelikle olağan kanun yollarının tüketilmesi zorunludur. Bu ilke uyarınca başvurucunun, Anayasa Mahkemesi önüne getirdiği şikâyetini öncelikle ve süresinde yetkili idari ve yargısal mercilere usulüne uygun olarak iletmesi; bu konuda sahip olduğu bilgi ve kanıtlarını zamanında bu makamlara sunması, aynı zamanda bu süreçte dava ve başvurusunu takip etmek için gerekli özeni göstermiş olması gerekir (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, § 17).

28. Başvuru konusu olayda başvurucu tarafından açılan tam yargı davası, İlk Derece Mahkemesi kararıyla kısmen kabul edilmiş, bu kararın temyiz edilmesi üzerine Danıştay Onuncu Dairesi bozma kararı vermiş, bozma kararına uyan İlk Derece Mahkemesi davanın esastan reddi gerektiği sonucuna ulaşmış, yine bu kararın temyiz edilmesi üzerine Danıştay Onuncu Dairesi başvurucuya tazminat ödenmesi gerektiği gerekçesiyle kararı bozmuş, İlk Derece Mahkemesi bu karara uymayarak davanın reddi yönünde verdiği kararda ısrar etmiş, bu kararın başvurucu tarafından temyiz edilmesi üzerine Danıştay İDDK, İlk Derece Mahkemesi kararının gerekçesini değiştirmek suretiyle onamış ve bu karara başvurucu tarafından düzeltme talebinde bulunulmuş, bu talep hakkında karar verildiğine dair başvuru dosyasına bir bilgi sunulmamıştır.

29. 2577 sayılı Kanun’un başvuruya konu yargılama devam ederken yürürlükte bulunan 49. maddesinde Danıştayın, görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması, hukuka aykırı karar verilmesi veya usul hükümlerine uyulmamış olunması sebeplerinden dolayı ilk derece mahkemesi kararlarını bozacağı; yine aynı Kanun’un 54. maddesinde kararın esasına etkisi olan iddia ve itirazların kararda karşılanmamış olması, kararda birbirine aykırı hükümler bulunması, kararın usul ve kanuna aykırı bulunması, hükmün esasını etkileyen belgelerde hile ve sahtekârlığın ortaya çıkmış olması durumlarında kararın düzeltilmesi talebinde bulunulacağı kural altına alınmıştır (Münür Ata, B. No: 2014/4958, 22/1/2015, § 43).

30. Karar düzeltme talebi hakkında karar verilmeden Anayasa Mahkemesine başvurucu tarafından bireysel başvuru yapıldığından, anılan talep hakkında karar verildiğine dair bir bilgi sunulmadığından ve Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) kapsamında yapılan incelemede de farklı bir bilgiye ulaşılmadığından başvurucunun, etkili ve sonuç almaya yeterli görerek başvurduğu bir kanun yolu sonucunu beklemeksizin bireysel başvuruda bulunduğu ve dolayısıyla yargısal başvuru yollarının tamamının tüketilmediği sonucuna varılmıştır.

31. Açıklanan nedenlerle başvurunun bu kısmına ilişkin ihlal iddialarının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin başvurunun bu kısmının başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Yargılama Süresinin Makul Olmadığı İlişkin İddia

32. Başvuru formu ile eklerinin incelenmesi sonucunda açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

33. Başvurucu, açtığı davanın makul sürede sonuçlandırılamaması nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesinde tanımlanan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

34. Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün olmayıp (Onurhan Solmaz, § 18) Sözleşme metni ile AİHM kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, esasen Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir. Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141. maddesinin de -Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği- makul sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde dikkate alınması gerektiği açıktır (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38, 39).

35. Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde gözönünde bulundurulması gereken kriterlerdir (Güher Ergun ve diğerleri, §§ 41-45).

36. Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıkların makul sürede karara bağlanması gerekir. Hukuk sisteminde yer alan mevzuat hükümleri gereğince “kamu hukuku” alanına dâhil olan ancak sonucu itibarıyla özel nitelikteki haklar ve yükümlülükler üzerinde belirleyici olan uyuşmazlıkları konu alan davalar da Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6. maddesinin koruması kapsamına girmektedir. Bu anlamda başvuruya konu yargılamanın, idari eylemden kaynaklanan zararın tazmini istemi nedeniyle ortaya çıkmasından dolayı medeni hak ve yükümlülüklere konu olduğuna kuşku yoktur.

37. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin makul süre değerlendirmesinde sürenin başlangıcı, kural olarak uyuşmazlığı karara bağlayacak yargılama sürecinin işletilmeye başlandığı; başka bir deyişle davanın ikame edildiği tarih olmakla beraber bazı özel durumlarda girişimin niteliği dikkate alınarak uyuşmazlığın ortaya çıktığı daha önceki bir tarih, başlangıç tarihi olarak kabul edilebilmektedir. Somut başvuru açısından benzer bir durum söz konusu olup makul süre değerlendirmesinde dikkate alınacak zaman diliminin başlangıç tarihi, başvurucunun tazminat talebiyle idareye başvurduğu 12/3/1996’dır.

38. Sürenin bitiş tarihi ise çoğu zaman icra aşamasını da kapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihidir. Ancak devam eden yargılamalara ilişkin makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasını içeren başvuruların yargılama faaliyetinin devamı sırasında da yapılabilmesi olanağı bulunduğundan değerlendirmeye esas alınacak sürenin bitiş anı, bireysel başvurunun karara bağlandığı tarihtir (Güher Ergun ve diğerleri, § 52).

39. Başvuruya konu yargılama sürecinin incelenmesinden başvurucu idari eylem nedeniyle annesinin ölümü sonucunda uğradığı zararların tazmini istemiyle 12/3/1996 tarihinde idareye başvurduğu, başvurunun reddi üzerine açtığı tam yargı davası ise hâlen sonuçlandırılmadığı anlaşılmaktadır.

40. Hukuk sistemimizde idari yargı alanında yer alan uyuşmazlıklara ilişkin dava sürelerinin makul yargılama süresini aştığı yönündeki tespitlere AİHM kararlarında yer verilmiş olup özellikle idari yargı alanındaki yapısal sorunlar ve Danıştay nezdinde temyiz ve karar düzeltme incelemelerinde geçirilen uzun yargılama sürelerinin ihlal kararlarına temel oluşturduğu anlaşılmaktadır. Bu kapsamda idari yargı makamları nezdindeki yargılamaların makul sürede tamamlanmadığı yönündeki iddialar, daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve Anayasa Mahkemesi tarafından -özellikle 2577 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümleri de gözönünde bulundurularak- makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği yönünde karar verilmiştir (Selahattin Akyıl, §§ 54-60).

41. Başvurunun değerlendirilmesi neticesinde başvurucunun tutumunun yargılamanın uzamasına özellikle bir etkisi olduğunun tespit edilmediği, başvuruya konu uyuşmazlığın idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminine yönelik olduğu, 2577 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümlerine tabi bir yargılama sürecine ilişkin somut başvuru açısından farklı bir karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı ve sonuç olarak 19 yıl 10 ayı bulan yargılamada makul olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır.

42. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

43. Başvurucu, tazminat istemiyle açtığı davada anayasal haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle 30.000 TL maddi ve 40.000 TL manevi tazminat ile yargılama aşamasında yaptığı masrafların tazminine kararı verilmesi talebinde bulunmuştur.

44. 6216 sayılı Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

45. Başvurucunun tarafı olduğu uyuşmazlığa ilişkin 19 yıl 10 ayı bulan yargılama süresi dikkate alındığında yargılama faaliyetinin uzunluğu sebebiyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararı karşılığında başvurucuya takdiren 28.000 TL manevi tazminatın ödenmesine karar verilmesi gerekir.

46. Başvurucu tarafından maddi tazminat talebinde bulunulmuş olmakla beraber tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığı anlaşıldığından başvurucunun maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

47. Başvuruya konu yargılamanın yaklaşık on dokuz yıldır devam ettiği ve bu hususun makul sürede yargılanma hakkını ihlal ettiği gözetilerek anayasal bir hakkın ihlal edildiği açık olan bir yargılama dosyasında hukuka, adalete ve mahkemeye güven ilkesinin gördüğü zararın devam etmesinin önlenmesi amacıyla yargılamanın mümkün olan en kısa sürede sonuçlandırılmasını teminen kararın bir örneğinin ilgili Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

48. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 198,35 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan 1.998,35 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Yargılamanın sonucu itibarıyla adil olmadığı ve gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiaların başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Yargılama süresinin makul olmadığına ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya 28.000 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 198,35 harçtan ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan 1.998,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna GÖNDERİLMESİNE,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

20/1/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Bu karar yardımcı oldu mu?

Related Articles

Leave a Comment

Haftalık bültenimize kaydol!

Haftalık bültenimize kaydol!

Her Cuma sabahı, bizden haberler ve haftanın öne çıkan içtihat özetleri e-posta adresine gelsin.

Bültene kaydolduğun için teşekkürler :)