FESHİN GEÇERSİZLİĞİ VE İŞE İADE İSTEMİ – ANAYASA MAHKEMESİ’NİN, YENİDEN YARGILAMA YAPILMASINA İLİŞKİN KARARI – EMSAL DAVALAR NEDENİYLE UYGULAMA BİRLİĞİNİN DİKKATE ALINMASI GEREKTİĞİ

Yazdırılabilir versiyonu indir

Özet: Emsal davalarda, feshin geçerli ve haklı sebebe dayanmadığına ilişkin verilen kararların temyiz incelemesinden geçerek kesinleşmiş olması ile uygulama birliği, hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri nazara alınarak, iki tarafın yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün onanması gerekmiştir.

T.C.
Yargıtay
22. Hukuk Dairesi
E: 2016/10865 K: 2016/14615 K.T.: 12.05.2016

Davacı, feshin geçersizliğiyle işe iadesine ve kanuni haklarına karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, feshin haklı ve geçerli sebebe dayanmadığı gerekçesiyle feshin geçersizliğine ve davacı işçinin işe iadesine, işe başlatmama tazminatının beş aylık ücret tutarı olarak ve çalıştırılmadığı süre için en çok dört aylık ücret ve diğer haklarının belirlenmesine karar verilmiştir. Kararın, taraflarca temyiz edilmesi üzerine, Dairemizin 16.05.2013 tarih ve 2013/9416 esas, 2013/11234 karar sayılı kararıyla, feshin geçerli sebebe dayandığı gerekçesiyle, mahkeme hükmü, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20. maddesinin 3. fıkrası uyarınca bozulmak suretiyle ortadan kaldırılarak, davanın reddine karar verilmiştir. Davacı tarafın, Dairemizin söz konusu kararının, maddi hataya dayandığı gerekçesiyle ortadan kaldırılması talebi ise, Dairemizin 31.01.2014 tarih ve 2013/37088 esas, 2014/1167 karar sayılı kararıyla reddedilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 16.12.2015 tarih ve 2013/7449 sayılı kararıyla, davacının adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ve ihlal ile sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılması üzere, kararın bir örneğinin Dairemize gönderilmek üzere ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin 08.04.2016 tarihli dilekçesi üzerine, dava dosyası Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda yeniden inceleme yapılması için Dairemize gönderilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı doğrultusunda, dosya kapsamının yeniden değerlendirilmesi neticesinde, emsal davalarda feshin geçerli ve haklı sebebe dayanmadığına ilişkin verilen kararların, Yargıtay 7. ve 9. Hukuk Dairelerinin temyiz incelemesinden geçerek kesinleşmiş olması ile, uygulama birliği, hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri nazara alınarak, Dairemizin 16.05.2013 tarih ve 2013/9416 esas, 2013/11234 karar sayılı kararı ile 31.01.2014 tarih ve 2013/37088 esas, 2014/1167 karar sayılı kararının ORTADAN KALDIRILMASINA karar verildi.

Dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Y A R G I T A Y K A R A R I

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere göre ve özellikle; emsal davalarda, feshin geçerli ve haklı sebebe dayanmadığına ilişkin verilen kararların temyiz incelemesinden geçerek kesinleşmiş olması ile uygulama birliği, hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri nazara alınarak, iki tarafın yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz giderinden 4,90 TL’nin davacıya, arta kalanın davalıya yükletilmesine, 12.05.2016 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY

Karara konu olan davada, davacı vekili, müvekkilinin davalıya ait işyerinde kabin memuru olarak çalışmakta iken 29/05/2012 tarihinde kanun dışı grev eylemine katıldığı gerekçesiyle iş sözleşmesinin işveren tarafından feshedildiğini, oysa müvekkilinin bu tarihte uçuşunun bulunmadığını, 29/05/2012 günü müvekkilinin izinli olduğu için işe gitmediğini, müvekkilinin 31/05/2012 günüyle sonraki tarihlerde planlanmış olan uçuşlara katıldığını, izinli olduğu için işe gitmeyen müvekkilinin iş sözleşmesinin Hava-İş Sendikasının çağrısı ile geniş katılımlı bir bilgilendirme toplantısı ve basın açıklamasına katıldığı gerekçesiyle işveren tarafından feshedildiğini beyanla yapılan feshin geçersizliğinin tespitine, müvekkilinin işe iadesine, işe iadeye bağlı tazminat ve boşta geçen süre ücretinin hüküm altına alınmasına karar verilmesini talep ve dava etmiş;

Davalı vekili 15/08/2012 tarihli cevap dilekçesinde; öncelikle davanın görev yönünden reddi gerektiğini, zira iş sözleşmesinin feshedildiği dönemde işveren ile işçi sendikası arasında düzenlenen 22. Dönem Toplu İş Sözleşmesinin (TİS) sona erdiğini 23. Dönem TİS’in de henüz yürürlüğe girmediğini, bu sebeple davaya bakma görevinin Bakırköy Asliye Hukuk Mahkemesine ait olduğunu belirtmiş; esasa ilişkin olarak da, davacının üyesi olduğu Hava-İş Sendikasının çağrısı ile TBMM’de görüşülmekte olan hava iş kolunda grev yasağı getirilmesini düzenleyen kanun teklifi görüşmelerini protesto etmek amacıyla kanun dışı grev kararı alındığını, bu eylemin 29.05.2012 tarihinde uygulanması için sendika üyelerine SMS mesajı atıldığını, kanun dışı eyleme destek veren bir grup işçinin Atatürk Havalimanında eylem yaptıklarını, slogan atıp uçuşa giden çalışanları protesto ettiklerini görevine gitmemelerini sağlamak adına sözlü ve fiili engellemelerde bulunduklarını, davacının kanunsuz grev ve direniş eylemine destek vermek amacıyla sağlık raporu almak sureti ile görevini ifa etmediğini, davacının kanun dışı eyleme destek vermek için rapor aldığını ve göreve gelmeyeceğini iş yerine bildirmediğini bu sebeple iş sözleşmesinin feshedildiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiş;

Mahkeme, davacı işçinin işyerinde teşkilatlanan Hava-İş Sendikasına üye olduğunu, davacının iş sözleşmesinin 29/05/2012 tarihinde kanun dışı greve katıldığı için işveren tarafından feshedildiğini, gerek greve katılma ve gerekse uçuşa katılmama eylemenin işyerindeki iş akışını engellediğinin kanıtlanmadığını; davacının, üyesi olduğu işçi sendikası tarafından 29/05/2012 tarihinde Atatürk Havalimanında yapılan basın açıklamasını izlediği kabul edilse dahi, bu tarihte uçuşunun bulunmadığını ve izinli olduğunu, davacının toplu iş sözleşmesi imzalanması aşamasında işçi sendikası tarafından yapılan basın açıklamasını izlemesi demokratik hakkın kullanımı olarak değerlendirilmesi gerektiğini, davacının 29.05.2012 tarihinde rahatsızlığı sebebiyle raporlu olduğunu, bu raporun sahteliğinin davalı tarafça ispatlanmadığını, disiplin kurulu kararı alınmaksızın iş sözleşmesinin feshedildiğini, davacının eylemlere katılmak amacıyla rapor aldığı kabul edilse dahi bunun demokratik bir hakkın kullanılması olarak değerlendirilmesi gerektiğini, ayrıca kanun dışı grev koşullarının oluşmadığını gerekçe göstererek işveren tarafından yapılan feshin 4857 sayılı Kanun’un 25/2 maddesindeki haklı fesih koşullarını oluşturmadığını gerekçe göstererek davacının işe iadesine karar vermiştir.Uyuşmazlık, 29/05/2012 tarihinde Hava-İş Sendikası tarafından yapılan grevin kanun dışı olup olmadığı, davacının bu greve katılıp katılmadığı, doktor raporu alarak grev günü işe gelmeme eyleminde gerçek nedenin hastalık mı, yoksa greve katılma çağrısına uyma mı olduğu ve nihayet kanun dışı greve katılmanın iş sözleşmesinin feshini gerektirip gerektirmediği noktasında toplanmaktadır. Çünkü kanuni greve katılan sendikalı bir işçinin eylemenin iş sözleşmesinin feshini gerektiren bir davranış olmayacağı açıktır. Başka bir ifadeyle, sendikalı bir işçinin sendikanın çağrısına uyarak kanuni greve katılması iş sözleşmesinin haklı nedenle feshini gerektirmez. Olay tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 2822 sayılı Kanun’un 45. maddesinin birinci fıkrasında, “Kanun dışı grev yapılması halinde, işveren, böyle bir grevin yapılması kararına katılan, böyle bir grevin yapılmasını teşvik eden, böyle bir greve katılan veya böyle bir greve katılmaya veyahut devama teşvik eden işçilerin hizmet akitlerini, feshin ihbarına lüzum olmadan ve herhangi bir tazminat ödemeye mecbur bulunmaksızın feshedebilir”. denilmektedir. Aynı düzenleme 2822 sayılı Kanun’u yürürlükten kaldırmış olan 6356 sayılı Kanun’un 70/1. maddesinde de getirilmiştir.Anayasamızın “Grev ve Lokavt” başlığını taşıyan 54. maddesinde, grev ve lokavt hakkının iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamayacağı, greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiç bir şekilde engellenemeyeceği açıkça ifade edilmektedir. 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nun 25-51. maddelerinde, grev ve lokavtın ne zaman ve ne şekilde yapılacağı düzenlenmiştir. Grev, kanuni grev ve kanun dışı grev tanımlarını yapan 2822 sayılı Kanun’un 25. maddesine göre; işçilerin, topluca çalışmamak suretiyle işyerinde faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla aralarında anlaşarak veyahut bir kuruluşun aynı amaçla topluca çalışmamaları için verdiği karara uyarak işi bırakmalarına grev; toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde işçilerin iktisadi ve sosyal durumlarıyla çalışma şartlarını korumak veya düzeltmek amacıyla bu Kanun hükümlerine uygun olarak yapılan greve kanuni grev; kanuni grev için aranan şartlar gerçekleşmeden yapılan greve de kanun dışı grev denilir. Siyasi amaçlı grev, genel grev ve dayanışma grevi kanun dışı grevdir. İşyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler hakkında kanun dışı grevin müeyyideleri uygulanır. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, milli egemenliğe, Cumhuriyete, milli güvenliğe aykırı amaçla grev yapılamaz.2822 sayılı Kanun’u yürürlükten kaldırmış olan 6356 sayılı Kanun’da da; grev, kanuni grev ve kanun dışı grev tanımları getirilmiştir. Anılan Kanun’un 58. maddesine göre, işçilerin, topluca çalışmamak suretiyle işyerinde faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla, aralarında anlaşarak veya bir kuruluşun aynı amaçla topluca çalışmamaları için verdiği karara uyarak işi bırakmalarına grev; toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması hâlinde, işçilerin ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını korumak veya geliştirmek amacıyla, bu Kanun hükümlerine uygun olarak yapılan greve kanuni grev; kanuni grev için aranan şartlar gerçekleşmeden yapılan greve de kanun dışı grev denir.6356 sayılı Kanun’un 58. maddesinin gerekçesinde “Genel grev, siyasi amaçlı grev ve dayanışma grevi ile işyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişlerin Kanunda belirtilmemiş olması bunları kanuna uygun hale getirmez. Belirtilen eylem ve direnişleri yapma hakkı veren veya hukuka uygun hale getiren hukuki bir dayanak da yoktur. Aksine Anayasada toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde işçilerin grev hakkına sahip olacakları belirtilmiş, bu hakkın kullanılmasının usul ve şartlarının kanun ile düzenleneceği hükme bağlanmıştır. Kanuni bir grev için resmi arabuluculuk aşamasının tamamlanması ve grev kararı süresi içerisinde alınmış ve uygulamaya konulmuş olması gerekeceğinden genel grev, siyası amaçlı grev ve dayanışma grevini yasal iş mücadelesi aracı olarak görmek mümkün değildir. İşyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler aynı zamanda işçilerin bağlılık borcu ile iş görme borcuna aykırılık oluşturur” şeklinde açıklamalara yer verilmiştir. Yasama organını veya hükümeti yeni bir politika uygulamaya, kamu otoritelerini bir karar almaya veya bir karar almaktan kaçınmaya zorlamak amacıyla yapılan greve siyasi amaçlı grev denir. Siyasi amaçlı grevde öne sürülen talepleri işverenin bizzat yerine getirmesi mümkün olmadığından, muhatap işveren değil, siyasete yön veren otoritedir.Dairemizin 2014/15976 Esas ve 2014/19027 sayılı Kararında da belirtildiği üzere, ulusal mevzuatımıza göre işçiler ancak işverene kabul ettirebilecekleri, toplu iş sözleşmesine koydurabilecekleri hususlarda greve gidebilirler. İşverene yönelemeyecek talepler karşılanmadığı için işçilerin greve gitmeleri halinde çok geniş anlamda iktisadi ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını korumak ve düzeltmek amacının varlığından bahsedilirse de, kanunun anladığı amaç şartı gerçekleşmemiş olacak, dolayısıyla grev kanun dışı sayılacaktır. Hukukumuzda bu sebeple siyasi amaçlı grev kanundışı kabul edilmiştir.Somut olayda, davacı işçinin üyesi olduğu sendika ile davalı şirket arasında toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin devam ettiği bir süreçte, henüz ulusal mevzuat hükümleri uyarınca kanuni grev şartlarının meydana gelmediği bir aşamada, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde hava iş kolunda grev yasağını öngören kanun değişikliği teklifini protesto etmek amacıyla, bir kısım işçilerin 29.05.2012 tarihinde 03.00-24.00 saatleri arasında işe gitmemek suretiyle toplu eylem yaptıkları anlaşılmaktadır. Davacının üyesi olduğu sendikaca 28.05.2012 tarihinde saat 22.48’de gönderilen mesajda “çok acil, tüm muhalefet partilerinin karşı çıkmalarına basın açıklamamızda tüm üyelerimizin karşı çıkışına rağmen grev hakkımıza yasak getiren yasanın 29.05.2012 yarın TBMM de çok büyük bir hızla gündeme alınacağı bilgisi alınmıştır. Bu haber sonrası tüm normal vardiyalı ve uçuş üyelerimiz bu ağır hak kaybı ihtimali ile 29.05.2012 tarihinde, lokal saatle 03.00-24.00 arası kendilerini göreve hazır hissetmeyeceklerini bildirmişlerdir. Grev haktır, kaybedersek ömür boyu kaybedeceğiz, TİS Yüksek Hakemde budanacaktır. Şimdi haklar için, ailemiz için çocuğumuz için birlikte ve birlikte” yazılmıştır. Davalı işverence sözü edilen eyleme katıldığı gerekçesi ile davacının iş sözleşmesi süre verilmeden tazminatsız olarak feshedilmiştir.

Davacının işe iade istemine ilişkin davasındaki uyuşmazlık, toplu iş sözleşmesi kapsamına giren işçilerin ve bu arada davacının iş sözleşmesinin işveren tarafından haklı veya geçerli şekilde feshedilip edilmediğidir. Anayasa Mahkemesi’nin davacının bireysel başvurusuna konu 2013/7449 sayılı kararında davacının iş sözleşmesinin haksız veya geçersiz şekilde feshedildiğine, davacının sözü edilen greve katılmadığına veya yapılan grevin kanun dışı grev olmadığına ve sonuç itibarıyla işe iade isteminin reddine dair Dairemiz kararının yanlış olduğuna değinilmemektedir. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi’nin esasa ilişkin bu tür bir karar veremeyeceği de tartışmasızdır.2013/7449 numaralı başvuru kararında Anayasa Mahkemesi tarafından, davacının grev eylemine katılıp katılmadığı yahut neden iş başı yapıp yapmadığı konusunda yeterince bir açıklamanın yapılmadığı, konunun yeterince aydınlığa kavuşturulmadığı, davacının iddialarının kararda karşılanmadığı, bahse konu ilamın başvurucular ve üçüncü kişiler tarafından objektif olarak anlaşılmasına imkân verecek yeterli gerekçeyi içermediği sonucuna varılarak davacının gerekçeli karar haklarının ihlal edildiğine hükmedilmiştir. İhlal gerekçesinden de anlaşılacağı üzere temel sorun Dairemizin 2014/15976 Esas sayılı kararında kullanılan gerekçenin özelde “gerekçeli karar hakkını”, genelde ise “adil yargılanma hakkını” ihlal edip etmediği, davacının iddia ettiği gibi, hakkında verilen kararın gerekçesiz olup olmadığıdır. Dar anlamda gerekçeli karar hakkı uyuşmazlığın özünü ilgilendiren iddialar karşısında mahkemece gerekçe gösterilmesi yükümlülüğüdür.Sonuç olarak; davalı işverence Atatürk Havaalanında eylem yapan işçilerin çalışanları söz ve alkışlarla protesto ettiklerine dair CD kayıtları dosyaya sunulduğu, CD görüntüleri ile bilirkişi raporundan da anlaşıldığı üzere davacının kanun dışı eyleme katılıp sözlü ve fiili engellemelerde bulunanlar arasında yer aldığı, belirtilen iddiaların doğru olmadığına yönelik davacı işçi tarafından herhangi bir bilgi ve belge dosyaya sunulmadığı Dairemiz kararında belirtilmiştir. Bu açıklama, davacının greve katıldığına, yukarıdaki açıklamalar ise söz konusu grevin kanun dışı grev olduğuna ilişkin gerekçelerdir. Kanun dışı greve katılma eyleminin de iş sözleşmesinin haklı nedenle feshini gerektirdiği tartışmasızdır. Kaldı ki davacının greve katıldığı, söz konusu grevin kanun dışı olduğu da Anayasa Mahkemesinin kabulündedir.

Kısaca; dosya içeriğine göre amacı ve yapılış şekli itibariyle gerçekleştirilen eylemin siyasi amaçlı grev niteliğinde olduğu, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin devam ettiği bir sırada hava iş kolunda grev yasağını öngören bir kanun değişikliği teklifinin çıkarılmasını önlemek amacıyla yapılan grevin mesleki bir amaca hizmet ettiği düşünülse bile, muhatabı ve amacı itibariyle eylemin “siyasi amaçlı grev” niteliği taşıdığı; davacı ve arkadaşlarının veya üyesi oldukları sendikanın söz konusu toplu eyleme girişmeden önce hükümet veya yasama organı yetkilileri ile görüşme, üçüncü bir kişinin arabuluculuğundan yararlanma gibi barışçıl yol ve yöntemleri kullanmadıkları, iş bırakmaya göre daha hafif sayılabilecek diğer protesto biçimlerini tercih etmedikleri, kısaca iş bırakmak suretiyle yapılan eyleme son çare olarak başvurmadıkları, işverene önceden bildirilmeyen, bu nedenle de sürpriz olan grevlerin çok daha ağır zarara yol açtığı, kanun dışı greve katılmanın 2822 sayılı Kanun’un 45. maddesinin birinci fıkrası uyarınca iş sözleşmesinin işveren tarafından haklı nedenle feshini gerektirdiği gerekçesine dayanılarak işe iade isteminin kabulüne ilişkin ilk derece mahkemesinin kararı bozulmuştur.Dairemizin anılan kararında, uyuşmazlığın temeline ilişkin tüm iddialar karşılandığı, bozma kararına ilişkin yeterli gerekçe gösterildiği ve davacının kanun dışı greve katıldığı hususunun 13.02.2014 tarihli bilirkişi raporunun 2. sayfasının “III. TESPİT VE DEĞERLENDİRME” başlığı altındaki 4. maddesinde belirtildiği halde Anayasa Mahkemesi tarafından gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine hükmedilmesi doğru değildir. Anayasa Mahkemesi’nin Dairemiz kararında gerekçe bulunmadığına ilişkin görüşü soyut olup dosya içindeki delillere de aykırıdır. Bununla birlikte gerekçenin davacı açısından genişletilmesi ve daha da somutlaştırılması gerekmektedir.Anayasa Mahkemesince gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine hükmedilmesi halinde gerekçenin yeterli, ayrıntılı ya da daha somut yazılması yerine davanın esasına ilişkin görüşün değiştirilmesi, somut olayda davanın reddi yerine kabulüne karar verilmesi hatalıdır. Çünkü gerekçe hakkının ihlal edilmiş olması haklı nedenle feshi gerektiren bir eylemi hukuka uygun hale getirmez veya eylemi haklı nedenle feshi gerektiren eylem olmaktan çıkarmaz.Kararların yerindeliği ve doğruluğu, somut uyuşmazlıkla ilgili yeterli araştırma ve inceleme yapılıp yapılmadığı, usuli hata bulunup bulunmadığı, eksik araştırma olup olmadığı gerekçenin incelenmesiyle ortaya çıkar. Kararlar sonucu itibarıyla doğru olsa bile gerekçesi yetersiz veya yanlış ise bu yönüyle değerlendirilir ve söz konusu karar temyiz mercii tarafından düzeltilerek onanır. Bu nedenle mahkemeler denetime imkân verecek yeterlilikte ve açıklıkta gerekçe yazmak zorundadır. İçtihatların oluşmasında, hukukun ve hâkimlerin gelişmesinde, yargı kararları arasında yeknesaklığın, bütünlüğün ve hukuki güvenilirliğin sağlanmasında, çelişkilerin ve sürpriz kararların azalmasında gerekçenin yol gösterici ve eğitici rolü büyüktür. Gerekçeleriyle bilimsel tartışmalara konu olan kararlar, eleştirilerle ve kendilerinden faydalanılmasıyla hukukun sağlıklı bir şekilde gelişmesini sağlamaktadır. Hukuk devletinin, hukuki gelişmişliğin ve hukuki bağımsızlığın en önemli göstergelerinden birisi mahkeme kararlarındaki gerekçelerdir.Derece mahkemeleri, kendilerine sunulan tüm delil ve ileri sürülen iddialara yanıt vermek zorunda değildir. Bununla beraber, ileri sürülen iddialardan biri kabul edildiğinde davanın sonucuna etkili olması söz konusu ise, mahkeme bu hususa belirli ve açık bir yanıt vermek zorunda olabilir. Yargılama makamları yargılamanın taraflarınca ileri sürülen iddiaları ve gösterdikleri delilleri gereği gibi incelemek zorundadır. Bununla birlikte, belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri değerlendirme ve gösterilmek istenen delilin davayla ilgili olup olmadığına karar verme yetkisi esasen derece mahkemelerine aittir.Anayasa Mahkemesi’nin davacının bireysel başvurusuna konu kararında da belirttiği üzere; mahkemeler, kararlarını hangi temele dayandırdıklarını yeterince açık olarak belirtme yükümlülüğü altındadırlar. Bu yükümlülük, tarafların temyiz hakkını kullanabilmeleri için gerekli olmasının yanı sıra, tarafların, muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddialarının kurallara uygun bir biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri için de gereklidir. Kararda tam olarak hangi unsurların bulunması gerektiği davanın niteliğine ve koşullarına bağlıdır. Bununla birlikte yargılama sırasında açık ve somut biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili olması, başka bir deyişle, davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bulunması halinde, davayla doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemelerce makul bir gerekçe ile yanıt verilmesi gerekir. Ancak mahkemelerin davanın taraflarınca ileri sürülen iddia ve savunmalara şeklen cevap vermiş olmaları yeterli olmayıp, iddia ve savunmalara verilen cevapların dayanaksız olmaması, mantıklı ve tutarlı olması da gerekir. Diğer bir ifadeyle, mahkemelerce belirtilen gerekçeler, davanın şartları dikkate alındığında makul olmalıdır. Davacı tarafından ileri sürülen delillerin sonuca etkili olmaması veya uyuşmazlığın çözümünde herhangi bir değerinin bulunmaması halinde bu hususun mahkemece gerekçelendirilmesi zorunlu değildir. Aksi takdirde kötü niyetli taraflar onlarca iddiada bulunarak bunlardan birisinin kararda tartışılmamasını ve gerekçesiz reddedilmesini bireysel başvuru konusu yapabilir. Bu hususların takdiri temyiz mercii olan yüksek mahkemenindir.

Yargıtay, çeşitli kararlarında gerekçesiz karar yazılmasının adil yargılanma hakkının ihlali olduğuna, yerel mahkeme kararının salt bu nedenle bozulması gerektiğine karar vermektedir. Her bozma nedeni adil yargılanma hakkının ihlali sayılmazken gerekçesiz hüküm adil yargılanma hakkının ihlali olarak görülmektedir. Ne var ki Yargıtay, sonucu doğru, ancak gerekçesi yanlış veya eksik olan kararları da düzelterek onamaktadır. Yargıtay kararlarına göre, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı gerekçe içeren kararlar da bozma nedenidir. O halde Yargıtay tarafından gerekçesiz kararlar ile çelişkili kararlar hukukun açık bir ihlali olarak görülmektedir. Çünkü Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 298/2. maddesine göre gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz.Hatalı, isabetsiz veya yetersiz gerekçeler içeren kararlar bozma nedeni yapılmamakta, hüküm sonucu doğru ise ilave gerekçeyle veya düzeltme ile onanmaktadır. Somut olayla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi Yargıtay kararının gerekçesi üzerinde, Yargıtay’ın ilk derece mahkemesinin karar gerekçeleri üzerindeki denetiminden daha geniş ve ağır bir denetim yetkisi kullanmaktadır. İlk derece mahkemelerinin hatalı veya eksik gerekçeli kararlarının Yargıtay tarafından düzeltilerek onanması doktrinde bir kısım yazarlar tarafından “hakimin takdir ve gerekçe oluşturma hakkına müdahale” düşüncesiyle eleştirilmektedir. Adil yargılanma ve gerekçe hakkı hakimin takdir hakkından üstün olduğu, düzelterek onama adil yargılanmaya ve adaletin tecellisine hizmet ettiği için Yargıtay tarafından uygulanmaktadır. Yargıtay’ın her ileri sürülen delili kararında tartışmaması veya gerekçesinde kullanmaması, gerekçesiz karar verdiği ve bunun da gerekçeli karar hakkı ile adil yargılanma hakkını ihlal ettiği anlamına gelmez. HMK’nın 353/1-b maddesinde, “Yargılamada eksiklik bulunmamakla beraber, kanunun olaya uygulanmasında hata edilip de yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç duyulmadığı takdirde veya kararın gerekçesinde hata edilmiş ise düzelterek yeniden esas hakkında …duruşma yapılmadan karar verilir.” denilmektedir. Benzer düzenleme getiren HMK’nın 370/1. maddesine göre de, “Yargıtay, onama kararında, onadığı kararın hukuk kurallarına uygunluk gerekçesini göstermek zorundadır. Temyiz olunan kararın, esas yönünden kanuna uygun olup da kanunun olaya uygulanmasında hata edilmiş olmasından dolayı bozulması gerektiği ve kanuna uymayan husus hakkında yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç duyulmadığı takdirde Yargıtay, kararı düzelterek onayabilir. Esas yönünden kanuna uygun olmayan kararlar ile hâkimin takdir yetkisi kapsamında karara bağladığı edalar hakkında bu fıkra hükmü uygulanmaz… Karar, usule ve kanuna uygun olup da gösterilen gerekçe doğru bulunmazsa, gerekçe değiştirilerek ve düzeltilerek onanır.”Adil yargılanma hakkı bireylere dava sonucunda verilen kararın değil, yargılama sürecinin ve usulünün adil olup olmadığını denetletme imkânını verir. Bu nedenle, bireysel başvuruda adil yargılanmaya ilişkin şikâyetlerin incelenebilmesi için başvurucunun yargılama sürecinde haklarına saygı gösterilmediği, bu süreçte karşı tarafın sunduğu deliller ve görüşlerden bilgi sahibi olamadığı veya bunlara etkili bir şekilde itiraz etme fırsatı bulamadığı, kendi delillerini ve iddialarını sunamadığı ya da uyuşmazlığın çözüme kavuşturulmasıyla ilgili iddialarının derece mahkemesi tarafından dinlenmediği veya kararın gerekçesiz olduğu gibi, mahkeme kararının oluşumuna sebep olan unsurlardan değerlendirmeye alınmamış eksiklik, ihmal ya da açık keyfiliğe ilişkin bir bilgi ya da belge sunmuş olması gerekir.

Hâkim, hükmüne temel kıldığı kanıtları ve olayı hukuk düzleminde değerlendirmek zorundadır. Mahkeme kararlarında gerekçe, bu kararın dayandığı yasal, hukuksal ve olgusal sebeplerin açık, anlaşılır ve tutarlı şekilde gösterilmesidir. Gerekçe, yargı mercilerinin yargılama faaliyetleri sırasındaki eylem, işlem ve kararlarının yasaya, hukuka; akıl, mantık ve vicdana uygun denetlenebilir dayanaklarıdır. Her somut olayda farklı vakıalar söz konusu olduğundan, her karardaki gerekçe de diğerlerinden farklı olabilmektedir. Kararların gerekçeli olması, dayandığı kanuni ve hukuki sebeplerin, hüküm kısmında yer alması anlamına gelir. Adalet duygusunun tatmini, verilen kararın denetlenebilmesi ve temyiz edilebilmesi için zorunlu olan gerekçe, hem davanın taraflarına kararın nedenini açıklar, hem de temyiz yoluyla incelemeyi kolaylaştırır. Gerekçeler hükmün zaruri unsurlarından biridir. Zira hükmün doğru ve isabetli olup olmadığını tayinde ölçü gerekçedir. Mahkeme kararlarının gerekçeli olacağı Anayasa’nın 141. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenmiştir. Buna göre, “Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.” Mahkeme kararında herhangi bir gerekçenin bulunmaması açık ve anlaşılır bir konu ise de, var olan gerekçenin çelişkili, yetersiz veya hatalı olması tartışmalıdır. Anayasa; çelişkili, yetersiz, hatalı veya isabetsiz gerekçeli karardan değil, gerekçesiz karardan söz etmektedir. Herkesin anlayacağı şekilde açık, ağır ve ciddi çelişkiler içeren ya da tutarsızlık içinde bulunan bir gerekçenin gerekçesiz karardan farkı yoktur. Bunun dışındaki gerekçelerin Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesi ve gerekçesiz karar ile eş tutulması Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş amacına aykırıdır. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruya konu Dairemiz kararını değerlendirirken gerekçesiz kararın adil yargılanma hakkının ihlali anlamına geleceğini ifade etmiş, ancak yetersiz ya da hatalı gerekçeden söz etmemiştir.

Anayasa’nın 148. maddesine göre “…Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır. Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.” Dolayısıyla Anayasa Mahkemesine başvurmanın temel koşulu, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıdır. Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında kalan hak ve özgürlüklerinden olması gerekir. Somut olayımıza konu edilen adil yargılanma hakkı ile gerekçe hakkının ihlali bu tür haklardandır. Söz konusu haklar hem Anayasa’nın 36. hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenmiştir. Anayasa’nın 36. maddesinde, herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu ifade edilerek iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Çözülmesi gereken sorun, gerekçeli karar hakkı ile adil yargılanma hakkının kapsamının ne olduğudur. Örneğin, somut uyuşmazlığa ilişkin kanun hükmünün yanlış uygulanması, delillerin hatalı değerlendirilmesi veya yanlış yorum yapılması adil yargılanma hakkının ihlali sayılacak mıdır? Adil yargılanma ve gerekçeli karar hakkına dayanılarak Yargıtay dairelerinin vermiş oldukları kararların doğruluğu ve kullanılan gerekçelerin yeterli olup olmadığı Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenebilecek midir?Gerekçesiz kararlar, sadece adil yargılanma ve gerekçeli karar hakkının değil, aynı zamanda hukuki dinlenilme hakkının da ihlali sayılmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemesi Kanunu’nun 27. maddesine göre de hukuki dinlenilme hakkı; yargılama konusunda bilgi sahibi olunmasını, davaya konu uyuşmazlık konusunda açıklama yapılmasını, iddiaları ispatlama hakkını ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içermektedir. Davacı, açıklama yapmak ve uyuşmazlık konusunda bilgi sahibi olup iddiasını ispatlayabilmek için bilmeye ve bilmek için de gerekçeye muhtaçtır. Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde yer alan iyi niyet kuralı kapsamında davacının bu ihtiyacını karşılayan gerekçeyi yeterli görmek gerekir. Davacının ileri sürdüğü her delilin ve gösterdiği her tanığın gerekçeye konu edilemeyeceği Anayasa Mahkemesi tarafından da kabul edilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuruya konu 2013/1015 numaralı kararı kararındaki “Mahkeme kararlarının gerekçeli olması adil yargılanma hakkının unsurlarından biri olmakla beraber, bu hak yargılamada ileri sürülen her türlü iddia ve savunmaya ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi şeklinde anlaşılamaz. Bu nedenle, gerekçe gösterme zorunluluğunun kapsamı kararın niteliğine göre değişebilir. Bununla birlikte başvurucunun ayrı ve açık bir yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddialarının cevapsız bırakılmış olması bir hak ihlaline neden olacaktır… Gerekçenin ayrıntısı davanın niteliğine göre değişmekle birlikte kararın hüküm kısmına dayanak oluşturacak hukuki bir gerekçenin kısa ve özet de olsa bulunmasının zorunlu olduğu.” şeklindeki ifadeler de bu hususu doğrulamaktadır. Aynı kararda; “Kararların gerekçeli olması, davanın taraflarının mahkeme kararının dayanağını öğrenerek mahkemelere ve genel olarak yargıya güven duymalarını sağladığı gibi, tarafların kanun yoluna etkili başvuru yapmalarını mümkün hale getiren en önemli faktörlerdendir. Gerekçesi bilinmeyen bir karara karşı gidilecek kanun yolunun etkin kullanılması mümkün olmayacağı gibi bahsedilen kanun yolunda yapılacak incelemenin de etkin olması beklenemez (Vesim Parlak, B. No: 2012/1034, 20/3/2014, § 34).” denilmektedir.Davacı hakkında Dairemizce verilen karar gerekçesinin genişletilmesi ve daha da tatmin edici hale getirilmesi yerine, karardan dönülmesi ve işe iade isteminin reddi yerine davacının işe iadesine karar verilmesi hatalıdır. Belirtilen nedenlerle çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.12.05.2016

Benzer içtihatlar

Leave a Comment